Fotoğrafçılığın Atılımı Nasıl Olmuştur?

tarafından
7
Fotoğrafçılığın Atılımı Nasıl Olmuştur?

Netliğe ve ışığa yüksek duyarlılığına rağmen dagerreyotipin birçok sakıncası vardı: camla korunması zorunlu olan gümüşle kaplı bakır plakaların kırılganlığı, alınan örneğin boyutlarının kü-çüklüğü ve özellikle gravüre başvurmaksızın klişeyi yeniden üret-menin olanaksızlığı. Bu nedenle bilim adamları onun rakibini, yani kalotipi yetkinleştirmeye koyuldular. 1847’de Nicephore’un kuzeni Abel Niepce de Saint-Victor kalotiplerin kâğıdının yerine albüminle kaplı cam plakaları geçirdi ve dagerreyotiplerinkiyle boy ölçüşebilecek hassasiyette klişeler elde etti. 1850-1851’de, albüminin yerini ‘yaş kolodyum aldı; böylece pozlandırma süresi birkaç saniyeye indi. Böylece dagerreyotipin bütün üstünlükleri son buldu ve terk edildi. Canlı üzerinden alınmış klişeleri gerçekleştirme olanaksızlığı fotoğrafçıların önündeki tek sınır olarak duruyordu. Bu engel de 1871’de, Richard Leach Maddox un ışığa çok daha duyarlı jelatin-bromürlü cam plakaları geliştirmesiyle aşıldı; artık tüm konuların fotoğrafı çekilebiliyordu.

Fotoğrafın konusu

Bilgisinin edinilmesine daha fazla katkıda bulunacağı bir dünyayı keşfetmek, bilimsel araştırmalara yardımcı olmak, sanat eserlerinin yeniden üretimi, fotoğrafçılığın hemen ilk dönemlerindeki doğrudan uygulamalarıydı. Bununla birlikte anlaşılabilir nedenlerle, bir alanda karşı konulmaz bir atılım yaptı: portre.

Portre modası. Dagerreyotip, ardından kalotip, bir resimden çok daha ucuz olduğu için, daha geniş bir kitleye kendi portresine sahip olma imkânı verdi. 1850’li yıllarda ortaya çıkan yeni yöntemlerle, portre gerek seyyar, gerekse bir fotoğrafhanede yerleşik fotoğrafçıların başlıca faaliyeti haline geldi; Andre Adolphe Disderi veya Nadar diye anılan Felix Tournachon gibi «ressam-fotoğrafçılar»ınkiler de içinde olmak üzere büyük şehirlerde hemen hemen her yerde ve özellikle geniş kalabalıkların gezindiği semt-lerde fotoğrafhaneler açıldı. Yalnızca Nadar, portrelerine gerçek bir psikolojik boyut katmaya çaba harcadı, diğer fotoğrafçılar müşterilerine poz verdirmekle yetindiler.

Keşfedilecek bir dünya. Gezginler, hemen daha başlangıçta dagerreyotipin yerine kalotipi yeğlediler; çünkü yeniden üretebilirlik, klişelerin geniş ölçüde dağıtılabilmesine imkân veriyordu. Tüm çağa damgasını vuran bir büyülü güzellik özlemine cevap vermek üzere, gezginler, özellikle Doğu’nun fotoğraflarını çekmeye gittiler: Maxime Du Camp, 1849’da Mısır’a hareket etti, Francis Frith ve daha birçokları onu izledi.

John Thomson veya Samuel Bourne gibi İngiliz fotoğrafçılar, ağır malzemelerini Çin’e ve Flimalayalar’a kadar taşırken, diğerleri sınırlar ötesine gitmeksizin paha biçilmez belgeler yarattılar. Çekilecek konu bitmek tükenmek bilmiyordu. Fransız Tarihî Anıtlar Komisyonu, ülkenin en az bilinen anıtlarının resimlerini çekmesi amacıyla bir dizi fotoğrafçı görevlendirdi. Bu arada o dönem için aşırı modern Londra’daki Crystal Palace binası, 1852’de Benjamin Brecknell Turner’a bir binanın inşaatıyla ilgili ilk belgeyi çekme imkânı verdi.

Savaş, halkın olduğu gibi fotoğrafçıların da ilgisini çekiyordu. İngiliz Roger Fenton, Kırım’a gitti ve savaşın korkunç yanlarını bir yana bırakarak son derece estetik klişeler çekti. Buna karşılık Amerikalı Timothy O’Sullivan Amerikan ;ç Savaşı sırasında ölmüş çok sayıda Güneyli askerin görüntülerini çekti.

Bilimler. Astronomi, zooloji, botanik, coğrafya, jeoloji de içinde olmak üzere tüm bilimler fotoğrafçılığa yakın ilgi gösterdiler. 1852’de Warren de La Rue, ayın görüntülerini çekerken, Auguste Adolphe Bertsch, bir yıl sonra, sineklerin mikrofotoğraflarını çekti; Nadar ise, 1858’de bir balondan, ilk havadan fotoğrafları çekti. Tıp da bu sürecin dışında kalmadı: Guillaume Duchenne de Boulogne, fotoğraf sayesinde, insan yüzündeki kasları, Jean Martin Charcot ise akıl hastalarını inceledi. Daha sıradan bir biçimde, Alphonse Bertillon fotoğrafı, yeni kurulmuş Paris Valiliği antropometrik kimlik servisinde suçluları fişlemek için kullandı…

Sanatın hizmetinde bir araç. Fotoğrafın belgesel değerini reddedene pek rastlanmazken, fotoğrafçılığı bir sanat olarak görenler oldukça azdı. Elbette, ressamlar, yalnızca bir inceleme aracı olarak veya tuvallerinin reprodüksiyonlarını gerçekleştirerek eserlerini daha iyi tanıtmak için fotoğrafı kullanıyorlardı. Oscar Gustav Rejlander, Lewis Carroll, Julia Margaret Cameron ve Henry Peach Robinson gibi İngilizlerin, ustaların tuvallerine çağrışım yapan fotoğrafik kompozisyonlarına rağmen, 1850-1870 yıllarının insanı, fotoğrafı operatörün hiçbir yaratıcılığı olmayan tümüyle kimyasal bir yöntemin sonucu olarak değerlendiriyordu. Nihayet, fotoğrafın reprodüksiyon imkânı onun resimle eşit düzeyde ele alınmasını tümüyle ortadan kaldırıyordu.